İLKOKUL ÖĞRETMENİ (ANI)

admin
Aralık 14, 2016
tahtaya-yazi-yazan

Yıl 2003,aylardan eylül.Eylül ayıyla ilgili yazar ve şairler için bir yılda biriktirilen duyguların hasat edildiği dönem olduğu da söylenir.Belki birçok insan için de sonbahar hüznün mevsimi ama benim için o yıl heyecanın zirvesi. Antakya’ya bağlı Üçgedik Köyü’nde bulunan Üçgedik İlköğretim Okulu’nda göreve başladım.Okul hayatımın ilk günü tanıdığım ve diğer insanlardan çok ayrı bir değer verdiğim ilkokul öğretmenime olan hayranlığım vesilesiyle on sekiz yıldır beklediğim güne kavuşmuştum.Artık öğretmendim.Bu yolda çok badireler atlatmış , zorlu sınavlardan geçmiş ama bir gün olsun yılmamıştım.Üçgedik köyü Antakya-Serinyol arasında Amanos’un Suriye cihetine  sırtını dayamış küçük, şirin bir köydü.Bir köylü kadının fistanındaki gül misaliydi. Yeşilin türlü tonu ile iç içeydi.

Okulun ilk günleri…Kalabalık,çığlıklar , gürültü ,birinci sınıfa başlayan çocuklar , veliler…Eğitim fakültesinde anlatılan öğretmenlik ile okuldaki öğretmenlik arasında çok fark olduğunu görüyorum.Dokuz öğretmenli bir okulda en genç öğretmenim.Üniversite öğrencisi olan etiketim artık stajer öğretmene dönüşüyor.Okulda beş sınıf öğretmeni var ,üç  branş öğretmenine Türkçe öğretmeni olarak ben de katılıyorum ,branş öğretmeni sayısı dörde çıkıyor.

Okulun açılışının üçüncü günüydü. Çocuklar “öğretmenim” dediklerinde bir garip oluyordum. Ama içten içe de bu durumun eşsiz kıvancını yaşıyordum. Zil on dakikalık bir molayı haber verdi, ben de öğretmenler odasına indim. O yıl bakanlığımızın aldığı karar doğrultusunda ilköğretim okullarında bitişik eğik yazıya geçilecekti. Öğretmenler odasında hummalı bir tartışma vardı. Sınıf öğretmeni arkadaşlar yeni dağıtılan kitaplar ellerinde “r”harfinin bitişik yazı yazarken nasıl bitiştirildiği hakkında tartışıyorlardı. İsimleri zikretmek istemiyorum.Yalnız şunu belirtmeden geçemeyeceğim.Sınıf öğretmeni arkadaşlarla aramda epey bir yaş farkı vardı.Bir kenarda oturdum,pencereden bahçede oynayan öğrencileri izlerken bir yandan da çayımı yudumluyordum.Öğretmen arkadaşlardan biri bana doğru dönerek  “Hocam ,bu konuda siz ne düşünüyorsunuz?”diye sordu.Ben de “r” harfinin önceleri küçük”n”harfine benzer şekilde yazıldığını ama artık üstten birleştiğini söyledim.Dağıtılan ders kitaplarında da aynen bu şekilde olduğunu belirttim.Sınıf öğretmeni arkadaşların içerisinde en kıdemli olanı bana doğru dönerek “Ali Bey,daha sizi Antakya’ya getiren otobüsün egzozu soğumadı,burada tecrübeler konuşuyor” dedi.Ve odada bir kahkaha tufanı patladı.Neye uğradığımı şaşırmıştım.Kendimi çok kötü hissetmiştim. “Başından aşağı kaynar sular dökülmek” deyimini dilimize kazandıran atamız da acaba böyle bir durum mu yaşamıştı? Her zaman olduğu gibi bir kenarda pusuya yatıp beklemekte olan şeytan kalplere vesvese vermek için fırsatlar kolluyordu. Zihnimde “Hocam, tecrübeden ziyade yıllar sadece yaşınızı ilerletmiş” cümlesi özgür bırakılmayı bekliyordu. Ama o cümleyi özgür bırakmadım. Okul hayatımın ilk günü saçımı okşayan öğretmenimin hatırına o cümleyi özgür bırakmadım. Öğretmen olmayı istememin en büyük sebebiydi ilkokul öğretmenim Cemal Bey.İnsan üniversite hayatını nihayete erdirinceye kadar onlarca öğretmenle tanışıyor.Bütün bu öğretmenler sizin kişiliğinizi oluşturan binaya tuğlalar koyuyor.Ama ilkokul öğretmeni o binanın temelini atıyor.Ve temel ne kadar sağlam olursa bina o denli sağlam oluyor.

Evet o oda da ,  o kahkahalar beni müthiş sarstı ama kalbimde  oluşan çatlakları kimseye fark ettirmedim.Zil ,dersin başladığını haber verince ancak bir,iki yudum içebildiğim soğumuş çayla dolu bardağı masaya bıraktım.Dersim boş olduğu için bahçeye  doğru yürümeye başladım.Öğrenciler derse geçtiği için okulun bahçesi yapraklarını dökmüş ağaç misali renksizleşmişti.Bahçenin köşesinde kim bilir kaç öğrencinin dinlenmesine vesile olmuş banka oturdum.Okula doğru yöneldim.Gözlerim ay yıldız bayrağımıza takıldı.Mehmet Akif’e verdiği sözü tutarcasına  gülümsüyordu.Bir anda zaman buz tuttu.Bir ressam öylece durmuş çocukluğumun capcanlı resmini çiziyordu sanki tuvaline…İlkokul yıllarındaki Ali karşımda.Siyah önlük,üç numaraya kesilmiş saç .Kutusundan yeni çıkarılmış bir oyun hamuru misali şekillendirilmeyi bekleyen…

Okulumuz çok küçüktü. Tek derslikte, birinci sınıftan beşinci sınıfa kadar bütün öğrenciler ders görüyorduk.Adına “birleştirilmiş sınıf” deniyordu ama farklı yaşların ne hayalleri ne oyunları birleşiyordu.Cemal Bey belki de dünyanın en zor işini yapıyordu.Tavandaki lamba misali hepimizi eşitçe aydınlatmaya çalışıyordu.Dersi sessizce işliyorduk ama gülmeye gelince de üstümüze yoktu.Eğlenmeyi bilenlerdendik.Öğretmenimizin halinden bir defa bile şikayet ettiğini duymadık.Ne erdemli insandın sen öğretmenim…

Bir gün beni tahtaya kaldırmak için zorlamış ben de çıkmamıştım. Bana sesini yükseltmişti.O gün öğretmenime tavır aldım.Tavşan dağa küsmüştü bir kere.Ertesi gün dağ tavşandan haberdar olmuştu.Gözleri ayakkabılarımın eskiliğinde kusura bakmamamı,büyüklerin de hata yapabileceğini söylediğinde anladım ki derslerde ve kitaplardan öğrenilmiyor her şey.Sanki öğretmenimiz her hareketiyle  bizleri bir tepeciğe çıkarıp öteleri görmemizi istiyor ve zımnen; “Bakın!” diyordu. “İşte o hedeflere ulaşacaksınız!”

Artık geceleri sobamızdaki ateşin tavana yansıyan dansını izlerken kurduğum hayallerde öğretmen olmak vardı. Sonraki yıllarda “Büyüyünce ne olacaksın?” sorusuna asla soruyu geçiştirmek için cevap vermedim.Çok kararlıydım.Duam belliydi ,duyan belli…

Zil tekrar çaldı. Öğrencileri bahçeye beni yıllar öncesinden kendime getiren bir zil.

Buket UZUNER’ in Su adlı kitabında bir cümlesi çok hoşuma gider. “Hayatta en büyük mucize, küçükken iyi bir öğretmene rastlamaktır.” Seni hiç unutmadım öğretmenim. Kabrin nur, mekanın cennet olsun…

[infobox color=”#1e73be”]Ali AKPAL Yoncadüzü Ortaokulu Türkçe Öğretmeni[/infobox]

LYS
30 Haziran 2018